ADANA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ +90 322 453 00 09 info@altinkoza.org.tr
Uluslararası Program Direktörümüz Kerem Akça, bu yıl Vizyon Sahibi Yönetmen Ödülü'müzü alan Aleksey Fedorchenko'yu değerlendirdi
10.10.2018

Uluslararası Program Direktörümüz Kerem Akça, bu yıl Vizyon Sahibi Yönetmen Ödülü'müzü alan Aleksey Fedorchenko'yu değerlendirdi

Kendi mitini yaratan ayrıksı Rus

2005’te sahte belgesel “First on the Moon” ile sinemaya giren Aleksey Fedorchenko, 2018’de çektiği “Anna’nın Savaşı”na kadar 5 uzun kurmaca filme imza attı. Bunlarla birlikte yeri geldiğinde deneysel, yeri geldiğinde gerçeküstücü/fantastik, yeri geldiğinde absürd olabilen bir sinema dili geliştirip; bölgesinin bilinmeyen kavimlerini, etnik gruplarını merkezine alıp kendi mitini yaratarak Rus sinemasının son 15 yılına damga vurdu. Açılış töreninde ‘Vizyon Sahibi Yönetmen Ödülü’ verilen Fedorchenko, şüphesiz bundan 20 sene sonra ‘usta bir yönetmen’ olarak sinema kitaplarına adını yazdıracaktır.

RUS SİNEMASININ GELENEĞİ NE KADAR İSTİKRARLI?

Bir ülkenin gelenek yaratması önemli. Ama özellikle de politik olaylar ve rejim değişimleri sebebiyle ayakları üzerine oturan bir ‘ülke sineması’ndan bahsetmek kolay olmuyor. ‘Rus/Sovyet sineması’ da bu zafiyetin sancılarını tarihi boyunca yaşadı. Sessiz dönemdeki ‘Sovyet montajı’yla çıkan öncü kuşak (Eisenstein, Vertov, Pudovkin), ‘kurgu’ ve ‘biçimci dil’ açısından atılım yaptı belki, ama onların ardından hiçbir şey beklendiği gibi gelişmedi.

50’lerin sonu ve 60’ların başında Stalin etkisinden kurtulan bir Sovyet sineması bilinci devreye girdi. ‘Thaw jenerasyonu’ olarak anılacak sinemacılar aslında ‘Orta ve Doğu Avrupa’daki, Polonya, Macaristan, Çekya gibi ülkelerdeki kadar iz bırakacak bir geleneğe sahip değildi. Hatta bunların çoğunluğunun filmleri uzun süre kayıptı ve biraz geç keşfedildi. Bunun adını ‘rejim sancısı’ olarak adlandırmak mümkün.

Tiflis doğumlu Mikhail Kalatozov’un 1957’deki Altın Palmiye Ödülü (“Leylekler Uçarken”) bir yana; Tarkovsky, Konchalovsky, German, Mikhalkov gibi isimlerin bir kuşak oluşturduğu kesin. 1980’lerde glasnost ile birlikte film üretimi daha da rahatladı. Bu sayede Sokurov, Balabanov, German Jr. gibi isimler kaliteli üretim yaptı. Ama bunlar arasında özellikle Sokurov, ‘ülkenin edebiyat ve sinema geleneğinden etkilenip kendi auteur kumaşını yaratan başyapıtlarıyla tarihe geçme’ olanağını buldu.

Bu sebeple 2000’lerin başında piyasaya giren, Sovyet kökenli Andrey Zvyagintsev ve Aleksey Fedorchenko’nun değeri daha da artıyor. Bir tarafta popüler sinemada Timur Bekmambetov ve Fyodor Bondarchuk gayet başarılı bir üretim yaparken, bu ikili kendi modellerini oluşturdular. Ama Zvyagintsev’in, ‘sanat sineması auteur’ü’ olarak bir gelenek belirlediği ortamda, baştan itibaren Fedorchenko’nun ‘deneysel’, ‘mitik’ ve ‘fantastik’ sıfatlarıyla ayrıksı bir ‘auteur kumaşı’ geliştirdiği netti. 

1966’da Yekaterinburg’ta doğan yönetmen, beklenenin aksine Ekonomi okuyarak öğrenim hayatına başladı. Onun devamında VGIK’ta Senaryo eğitimi aldı. Bu sayede Eisenstein, Tarkovsky, Sokurov, Parajanov, Klimov, Otar Iosseliani, Loznitsa ile aynı okuldan mezun olma şansına da kavuştu. Fedorchenko’nun kariyerine başlangıcı ise beklenmedik bir belgesel ile oldu.

ANTİ-KOMUNİST SAHTE BELGESEL YA DA TENEKE TRAMPET-SİRK ARASI ÇUFÇUFÇULUK TANIMI

Sovyet sineması tarihinde Vertov çok önemli bir figür. “Sıradan Faşizm” (“Obyknovennyy Fashizm”, 1965) gibi belgesel başyapıtları da var. Ama “First on the Moon” (“Pervye Na Lune”, 2005), Rusların Ay’a çıkışıyla ilgili alaycı bir sahte belgesel olarak, tam ekran formatında ve siyah beyaz dokuda bir nostalji hissi yarattı. Sözde 1938’de Şili’nin Kuzey’indeki bir UFO’nun peşine takılan, Rus astronotlarının Ay’a Yuri Gagarin’den önce çıkışının peşine düşen, deli işi bir deneme. Bu olayın peşine bir ‘film ekibi’ göndermek de alaycılığın boyutunu farklılaştırıyor.

Fedorchenko’nun sinemasında her zaman ‘absürdlük’ bir ton belirleme aracına dönüştü. “Demir Yolu”nda (“Zheleznaya Doroga”, 2007) ‘garip sirk’in hikayeleri bir tren çalma operasyonuna paralel olarak anlatıldı. Aslında filmin ‘hayal-gerçek arasında gidip gelme’, ‘hikaye kurgusunu delik deşik etme’, ‘deadpan (poker surat) mizahını kullanma’, ‘fantastik tondan beslenme’ gibi öğeleriyle Fedorchenko’nun geleneğine cuk oturduğu kesindi. ‘İkonik bir kurmaca başlangıcı’nın adresiydi.

‘Tren’i, genç bir Rus çocuğun “Teneke Trampet”i (“Die Blechtrommel”, 1979) olarak kullanan yapıt, ‘sirk’ üzerinden de bunu çeşitlendirdi. “Teneke Trampet” ile Fellini’nin “Sonsuz Sokaklar”ını (“La Strada”, 1954) veya Chaplin’in “Sirk”ini (“The Circus”, 1928) birleştiren melez bir tavrı vardı filmin. Sürekli ‘fantastik’ ile ‘dram’ arasında gidip gelerek katmanlar arasındaki yolculuğunu tayin ediyordu. Rus tarihini bir ‘tren’de doğmaya mahkum eden aymazlığı ve alaycılığıyla adam olmayacak çocuğu ‘devrim bebeği’ olarak doğuruyordu.

Aslında bu durum da filmi ‘absürd ve çufçufçu bir çocuğun varoluşu’na kadar götürüyor. Yönetmenin mitolojiden, yerel kültürlerden, etnik geleneklerden beslenen, tarihi hikayelere ayrıksı şekiller veren, onları tersyüz etmeye götüren bir duruşu var. Bu da ister istemez filmin yaklaşımını belli ediyor. Sonrasında devreye girecek Rusya’nın derinliklerindeki farklı yaşayışların ilk adımı bu ‘itiraf filmi’ ile başladı sanki.

ZAMAN-MEKAN İLİŞKİSİNİ FARKLILAŞTIRIP KENDİ MİTİNİ YARATMA PEŞİNDE

Yönetmen, 2010’da “Sessiz Ruhlar” (ki yönetmenin Venedik’teki ana yarışmaya girip ödül alan tek filmi) ile Mikail Krichman’ın geleneğine girdi. Kaydırmalı uzun planlarla ilerleyen soyut film, mistisizmi kendine göre yorumlayıp ‘büyülü gerçekçilik’ akımına teğet geçiyordu. Finno-Ugric halkının Merja kaviminin geleneği olan ‘ölü beden yakma’yı ciddi bir yol filmine malzeme ederek aslında karakterlerinin yaşayışını delik deşik etme olanağı buldu. Hikaye kurgusuyla da olabildiğince oynayarak bu geleneğin üzerine kurulu bir soyut ilişkiyle, çıplaklığın mistisizmle buluştuğu bir ‘seremoni’nin tanımını arıyordu adeta.

Merja halkının arasına girmek, geleneği belirleme anlamında başlı başına değerli. Film, ‘soyut ruhlar’ olarak anılabilecek bir ‘ölü yakma ayini’nin anlaşılmayacak, ama ‘insan-beden ilişkisi’ açısından ikonik bir karşılığı gibiydi. Yönetmen zaman-mekan ilişkisi açısından ezberleri bozma geleneğine de yakışan bir filme imza atıyordu. Tarkovsky görselliğinden yola çıksa da, yönetmenin soyut dünyasını, Merjan halkının ‘Tanrısız’ yaşadığı, ‘aşk’ ve ‘cinsellik’ dolu yaşamla sarıp, Pasolini’nin zamansız ve mitik yolculuklarıyla kesiştiriyordu “Sessiz Ruhlar”.

“Meadow Mari’nin Kutsal Eşleri” (“Nebesnye Zheny Lugovykh Mari”, 2012) ve “Devrim Melekleri” (“Angely Revolyutsii”, 2014) yönetmenin iki olgunluk eseri. Birincisinde ‘Meadow Mari’ adlı bir etnik grupta eşlerin arasına sızan 23 hikaye var. Ama bu grubun ‘pagan’ olması, ‘çıplaklık’ ve ‘metafizik’ boyutunu ilginç hale getiriyor. Bu durum ister istemez antolojik filmi daha çekici hale getiriyor. Paganizmin ‘Decameron’u bu sayede beliriyor.

Film, fazlasıyla orijinal olan sosyolojik yaklaşımıyla yönetmenin kısa kesitlerde de (ki antolojik filmlerdeki kısa film projeleri boşuna değil) başarılı olduğunu ispatlıyor. Bunu bütüne yayarken, derin odakla keskin gözlemleme gücü filmin ‘kasaba ırkı/halkı’na dair arayışını tutkulu hale getiriyor. Bu durum “Devrim Melekleri”nde, 1910’lar ile 1930’lar arasında gidip gelen bir sanatçı grubunun hikayesinde devreye giren yan unsur/karakter olarak canlanıyor. 

“Devrim Melekleri”nin ‘sahneye koyma’ ezberinin özgünlüğü, ister istemez akla Parajanov’un yörenin efsaneleri için bulduğu o özgün estetiği getiriyor. Ama “Double Suicide” (“Shinjû: Ten no Amijima”, 1969) ve “Bebekler” (“Dolls”, 2002) gibi örneklerini gördüğümüz Bunraku tiyatrosu estetiğiyle de akrabalık var. Zaten finalde ‘bebekler’ üzerinden tasvir edilen karakterler bu durumu ortaya koyuyor. ‘Devrim melekleri’nin yolunun uzun olması da tüm bunlara nokta koyan bir unsur.

Fedorchenko’nun filmin sonunu, günümüzde olayın yaşandığı yerde, bir ‘melek’ üzerinden bağlaması şaşırtmıyor. “Sessiz Ruhlar”daki ‘kuş metaforu’nun ardından da bu da ‘soyut nokta’nın mimarı oluyor. Zira zamanlar arası gidip gelerek klasik özdeşlemeye karşı koyan bir sanatçı Fedorchenko. Bu da onu, ayrıksı, özgün ve gelenek sahibi hale getiriyor. Fantastik sinemada da ufuk açıcı bir tutum bu.

ANTOLOJİK PROJELERDE BİLİMKURGUYA GİRİŞ

Yönetmenin 2012’de, Harmony Korine’in bulunduğu “The Fourth Dimension” projesinin içindeki kısa filmi “Chronoeye”da giriştiği, “Brainstorm” (1983) ve “Tuhaf Günler”le (“Strange Days”, 1994) akraba ‘sanal gerçeklik’ vizyonunda, Rus tarihinden günümüz kadınlarına uzanan bir zaman atlama geleneği var. Jia Zhangke’nin de yönetmenleri arasında bulunduğu 2017 tarihli “Where Has the Time Gone?”ın içinde yer alan “Breathing”de, iki karakterin aşkını ele alırken natüralizmi de yan unsura dönüştürüyor. Venedik Gelecek Yeniden projesi için çektiği 2 dakikalık kısa film “Atavism” ise gözleri kapanan insanları gözlemleyerek klasik akışı reddeden ‘deneyci’ ve ‘alaycı’ Fedorchenko ruhunu açığa çıkarıyor.

2018 yapımı “Anna’nın Savaşı”na (“Voyna Anny”) gelince, yönetmenin en gerçekçi filmiyle karşı karşıyayız. Projenin temeli, ‘2. Dünya Savaşı’nda hayatta kalma filmi’ formülünün bir kızın gözünden anlatılmasına dayanıyor. Naiflikle gözlemciliğin birbirinin içine geçtiği, böylece hayalperestliğin yerini savaşın acı gerçeklerinin aldığı bir eser bu. Yönetmenin, bir nevi Tarkovsky’nin “Ivan’ın Çocukluğu”na (“Ivanovo Detstvo”, 1962) bir cevabı. Ama stil olarak Szabo gibi gerçekçi yönetmenlere daha yakın. “Sessiz Ruhlar” ile beraber Fedorchenko filmografisinin en gerçekçi ve minimalist filmi denebilir.

RUS SİNEMASININ PARAJANOV’U YA DA PASOLINI’Sİ

Fedorchenko; Shakhnazarov’un kimi eserleri (özellikle de 1988 tarihli “Zero City”) ve seriye dönüşen Gogol uyarlaması “Viy” (1967) gibi fantastiğe sapan Rus sineması ürünleriyle aynı paragrafta anılmaya açık. Diğer yandan bu geleneği, Parajanov’un masallarıyla birleştirerek kendine özgü ve radikal bir fantastik ceket giyiyor. Filmleri, olgunlaştıkça açıklanamayacak bir özgünlükten besleniyor. Bu da klasik zaman-mekan ilişkisini çoğu zaman yıkan tarihsel portreyi, anılası, ikonik ve belirleyici hale getirebiliyor. 

Yönetmen, klasik Rus sanat sinemasına girdiği “Anna’nın Savaşı” ile değil; “Demir Yolu”na “Devrim Melekleri”, “Meadow Mari’nin Kutsal Eşleri” ve “Sessiz Ruhlar”a kattığı, ‘gerçeküstücülük’ ve ‘büyülü gerçekçilik’le akrabalık kuran özgün yorumla kendini yaşatıyor. Bu da onu Rus sinemasının Pasolini’si, Parajanov’u, Gilliam’ı ya da Fellini’si yapıyor. Mari, Kati, Mejar etnik gruplarından seslenmesi de ‘sosyolojik gözlem’ gücüyle fark yaratan bir ‘auteur kumaşı’ getiriyor. Kendi ifadesiyle, çok sevdiği Takeshi Kitano’nun ilk dönemiyle ne kadar kesişiyor bilinmez, ama takriben 2040’tan sonra keşfedilip ‘Rus sinemasının yeni milenyumdaki önemli ustası’ olarak anılacağı kesin.

SPONSORLAR

Festival Sponsorları
"Sinemanın başarılı örneklerinin 25. kez ödüllendirileceği Uluslararası Adana Film Festivali'ne katılacak tüm sinemaseverlere iyi seyirler dilerim..." HÜSEYİN SÖZLÜ Adana Büyükşehir Belediye Başkanı